12 Nisan 2014 Cumartesi

Kadınlar için yazdım.

Eski yazılarıma bir göz attım da her şey hakkında yazmışım neredeyse. En çok "kadınlar neden aramaz?" yazım tıklanmış, bunu fark ettim. Neden bu kadar merak edildiğini anlayamadım sadece. Umarım merak edenleri tatmin etmişimdir.

Neyse, kadınların neden aramadığını bırakalım da erkeklerin neden aramadığına gelelim. Kısa ve net bir yanıtı olduğunu biliyorum ama bunu irdelemek istedim. Hoşlanmadığı için aramıyor diyeceksiniz. Doğru, ama sizden çok büyük darbe almış olma ya da başkasından hoşlanma ihtimalleri de yüksekte.

Öncelikte erkekleri irdeleyelim. "Ciddi bir ilişki düşünmüyorum" diye ortalıkta gezinen erkekler hiç samimi değilsiniz! Henüz bir ilişkiniz bitmiş, bekarlığın sultanlığı derdindesiniz farkındayız. "Nefes alsın yeter" düşüncesiyle dili dışarıda gezen erkekler ise çok samimi diye onları da sevecek değiliz tabi ama bunun ortası nedir? "Evlenmek istiyorum" diye dolaşanlardan da kaçıyoruz bu arada. Hemen evlenmek istiyor diye atlayacak değiliz, biz hazır mıyız önce buna da bakmak lazım değil mi? Belki biraz hoşumuza gidiyor olabilir evlenmek isteyen erkek tipleri ama tanımadan bunun olmayacağı da aşikar iken böyle düşünüyor diye o adamla evlenilmez. Bakmış ki çevresindekiler onu bir an önce everecek, o da bari kendi beğendiğim kişiyle evleneyim diye açmış dört gözünü aranıyor. Bu da samimi gelmiyor.

Öncelikle siz yukarıdaki düşüncelerden hangisine sahip bir erkekle birlikte olmak istiyorsunuz da aramasını bekliyorsunuz? Aramasını beklediğiniz insan yukarıdaki özelliklere uymamalı, önce bunu düşünün ve yeniden değerlendirin. 

Gelelim sevilecek erkek tiplerine... Yıllardır arkadaş gibi dertleşip, sırlarınızı paylaştığınız, sizi destekleyen, yanınızdan hiç ayrılmayan, sizi paltolara montlara sarıp üzerine bir de zincirlemeyen, yani kıskançlıklarıyla sıkmayan, heyecanınızın asla bitmediği, gülüşüne hayran olduğunuz, çirkin olduğunuzu düşündüğünüz anlarda bile size prensesmişsiniz gibi hissettiren, sizi güldüren erkekleri sevin, koruyun. Nesilleri tükenmemesi gereken ama gün geçtikçe tükenen erkeklerdir onlar. Fark ettiyseniz güven veren konusuna girmedim, çünkü az önce söylediklerim zaten kulağa güven verici geliyordur. 

Aramadıklarında üzülmeniz gereken erkekler bunlardır. Tekrar aramalarını sağlamak gibi stratejilerim yok, stratejiye karşıyım. Karşılıklı olmasından yanayım her zaman. Kimseyi çantanıza atıp üzerine fermuar çekemezsiniz. Tabi aramıyor diye de depresif gezmenizin bir anlamı yok, elbette böyle insanlar çıkar karşınıza tabi, böyle insanlar çıkmadan önce 3. paragraftaki erkeklere pas vermediyseniz.

Öyle işte... İyi hafta sonları!


5 Nisan 2014 Cumartesi

Hayalin biri bin para...

Bunu da yapmadım demem galiba...
Bir akşam iş ilanlarını incelerken oyunculuk ilanına rastladım. Kuzenimin hep hayaliydi, fakat benim aklıma gelmemişti hiç. Tamam şakacıyım, kandırmayı, şaşırtmayı, yalan söylemeyi falan beceririm ama oyunculuk konusunda hiç iddiam yoktu. Kuzenime ilanı gösterdim, "Hadi başvursana" dedim. O da "Sen de başvurursan başvururum" dedi. Kaybedecek bir şeyim olmadığı için iyi deyip başvurdum ben de. Ne de olsa aramazlar diye düşünüyordum.
 

Cumartesi günü şarjımın bittiği bir anda tanımadığım bir numara aramış. Ben de geri aradım ama meşgul çaldı. Hemen sonrasında o numara tekrar aradı. Başvurduğum ajanstan arıyorlarmış, CVmi olumlu bulmuşlar(ki CVmde iğrenç bir vesikalık fotoğrafım ve oyunculukla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir özgeçmişim vardı nesini olumlu bulduklarını anlayamadım ama neyse) falan filan... "Pazar günü görüşmeye gelebilir misiniz" diye sordular, ben de kabul ettim. Hemen kuzenimi aradım. Onu da tanımadığı numara aramış o da açmamış. Hemen araması gerektiğini söyledim ve onu da aynı gün görüşmeye çağırdılar. Bu arada Kıvanç Tatlıtuğ ile başrolde oynamak gibi hayaller gözümün önünde canlandı. Hemen evden koşarak çıkıp kuaförüme koştum. Saçlara boya, ellere manikür falan ne gerekiyorsa yaptırdım. Kuafördekilere de oyuncu olursam baş kuaförüm olacaklarına söz verdim. Akşam amcamlara yemeğe gittik, orada da hayaller havada uçuştu. Tabi gece heyecandan ikimiz de uyuyamadık ve sabah alarmdan önce uyandık. Güzelce kahvaltımızı yaptık, giyindik, süslendik ve o halimizle metrobüse bindik. Şansımıza kalabalık değildi. Kalabalık olmadığı zamanlar da olduğuna hayret ettim. Neyse erkenden gideceğimiz yere ulaştık. Ajansa girdiğimizde bizi hemen toplantı salonuna alıp başvuru formu doldurttular. Sonra tek tek görüşmeye çağırdılar. Görüşmeyi hiç öyle hayal etmemiştim. Sanki onlar bizi bu iş konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı. Bu arada bizi bir reklam kampanyasının yeni yüzü olmak için çağırmışlardı. CVlerden 30 kişi elemişler ve bu 30 kişiden de 5 kişi eleyeceklermiş. Reklam kampanyasının bütçesi gayet iyiymiş, bir reklam çekimi için 2000-5000 TL arasında ücret veriyorlarmış, bunun için de fotoğraflar ve videolar çekmeleri gerekiyormuş. Görüşme yapan kadına "Kuzenimle konuşabilir miyim karar vermeden önce?" diye sorduğumda "Kuzeniniz şu anda çekimde" cevabını alınca anladım ki ben de kabul etmeliyim. :) Her şeye tamam deyip başladım çekim için sıramı beklemeye. Sıra bana geldiğinde heyecanım doruklardaydı ama hala orada ne işim olduğunu düşünmüyor değildim. Öncelikle amatör bir kameraman (belki de daha çocuktu bilemiyorum) beni karşıladı. Önce normal bir poz, sonrasında sırayla şaşırmış, korkmuş, boş bakan, gülümseyerek sağdan ve soldan, eller belde gibi çeşitli pozlar verdim. Tabi nasıl çıktığım konusunda hiçbir fikrim yoktu, göstermediler de neyse hayırlısı. Fotoğraf çekimlerinden sonra benden kendim hakkında, neden oraya geldiğim hakkında bir konuşma yapmamı istediler ve bunu da videoya çektiler. Heyecandan hobilerimi söylemeyi unuttum ama burada söyleyeyim: blog yazmak, kitap okumak, seyahat etmek. Bu videodan sonra da rol yapmamı istediler. Senaryo şöyleydi: İşten eve geliyorum, sevgilimi evde arıyorum ama bulamıyorum, masada bir mektup görüyorum, mektubu okuyorum, sevgilim beni terk etmiş, önce şaşırıyorum, sonra üzülüyorum, sonra da kızıyorum ve olay bitiyor. İşten eve geldim, sevgilimi aradım, odalara bakıyormuşum gibi yaptım. Ama orada aklıma gelen ilk isimle bağırmaya başladım: "Adnaan nerdesin?" Burada yemin edebilirim ki Adnan diye ne bir sınıf arkadaşım, ne bir akrabam ne de tanıdığım vardı. Herhalde Aşk-ı Memnu'ya gitti benim hayaller! :) Adnan kimse artık... Neyse sonra mektubu okurken bütün söylenilenleri de yaptım ama orada gerçekten başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş hissini canlandırdığıma inanıyorum ki öyle hissetmiştim. En sonunda mektubu yere fırlatarak rolümü tamamladım. Kameramanın hiçbir pozuma, hiçbir hareketime olumsuz bir tepki göstermemesi de çok ilginçti. Bu sebeple çekimlerim çok kısa bir süre içerisinde bitti. İlk çekim deneyimimi de böyle yaşadım. 2-3 haftaya kadar haber vereceklerini söylediler ve oradan ayrıldık.

Ertesi gün işyerinde iş arkadaşlarımla bana dizi beğendik. Kurt Seyit'in evleneceği Türk kızı olabilirim, buna karar verdik. İyi ki Muhteşem Yüzyıl bu sezon sona eriyor, yoksa kesin cariye olurdum. Hatta işyerindeki sekreter menajerim olmayı teklif etti. Hayaller aleminde yaşıyoruz bu aralar, hayırlısı...

29 Mart 2014 Cumartesi

Sessizler çok sevildi.

Bu ülkede sessizler çok sevildi, seviliyor. 

Küçükken sessiz, sakin, kimseye karışmaz, kendi halinde bir çocuktum. Yaşıma göre olgun davrandığımı söyleyenler, kötü bir şey mi yaşamış acaba da böyle sessiz bu çocuk diye düşünenler çoktu çevremde. Hayır, hiç öyle kötü bir olay ne yaşadım ne de kötü olaylara şahit oldum küçüklüğümde. Sesli olup şımaracak bir şey de yaşamadım. Daha doğrusu sesimi çıkarmama neden olacak hiçbir şey olmadı. Bu sebeple çok sevildim. Gerektiğinde konuşmayı doğru bulmuşumdur her zaman. Şimdi konuşuyorum çünkü gerekiyor. Belki şimdi sevilmiyorsam eğer bundandır diye düşünüyorum.

Apolitik bir insandım eskiden ama öyle bir duruma geldik ki politik olmaya başladım. Zorlandım buna bilmediğim sebeplerden ötürü. Zorlandım derken, "konuş!" diyen olmadı tabi. Kendisi gibi düşünmeyen insanları değiştirmeye çalışan ve toptan ortadan kaldırmaya çalışan insanlardan nefretimdendir diye düşünüyorum. 

Tayyip ilk iktidar olduğunda ben daha küçüktüm. Çevremden de kötü bir şey duymuyordum onun hakkında. Tek duyduğum sabıkalı olduğuydu. Olsun demiştim, insan bir kere hata yapar. Diğer insanlar da öyle düşündü demek ki seçtiler diye düşünüyordum. Dedim ya o zaman politik değildim diye. İkinci kez iktidar olmadan önce insanlarda gözler açılmaya başlamıştı. Benim ilk oy kullanma zamanıma denk geliyordu, o zaman da belliydi aslında Tayyip'in oyunları ama yine uyanamadı halkımız, yine o aldı seçimi. Yine sustuk, yine sevildik.

Her şey geçen sene Mayıs ayı sonunda değişti. Gezi parkına tek yürek olup girmek, diğer şehirlerden akın akın insanların gelmesi bir başkaldırının sembolüydü ve o ölen masumlar, öldüren polisler, biber gazları, akrepler, tomalar, basınçlı sular, yaralanmalar, gözaltılar öyle gözlerimizi açtı ki susamadım. Bunlara bile "yok artık" derken üstüne yolsuzluklar, hırsızlıklar, öldürmeler, tapeler ve insanların özgürleştiği sosyal medya yasakları eklendi. Artık bu ortamda sadece konuşmamız da yetmeyecek, oy vererek bağırmamız gerekecek. 

Şimdi öyle bir ülkedeyiz ki ne yargıya inanıyoruz, ne bizi yönetenlere ne de seçimlerin doğruluğuna. Belki değil bence kesinlikle yarınki seçimde hileler hurdalar yaşayacağız ama bu sefer susmayacağız. Hep birlikte bağırmalıyız. İstedikleri kadar sevmesinler bizi, bizim ülkemizi sevmememizden daha önemli değil ya!

23 Mart 2014 Pazar

Durmak yok, tacize devam!

Merhaba! Bu Pazar günüm de olaylı geçti. Bu sefer taksi değil, yine bir ulaşım aracı olan metrobüs sayesinde...
Gayet güzel bir sabahtı oysa ki. Çok gizli işler yaptık kuzenimle şimdi anlatamam anca olursa anlatabilirim şimdilik sır olsun. :) Sonra arkadaşlarımızla buluştuk, güneşli ve bol sohbetli bir gün olarak başlamıştık güne. Dönüş metrobüsüne kadar neşemiz devam ediyordu.

Metrobüse Kazlıçeşme mitingi kalabalığını yararak girmeyi başarabilmiştik. Arkamızdaki kız da telefonda mitinge gittiğini falan anlatıyordu bir arkadaşına. Neyse kuzenimle arada bir yere sıkışmış, sinirden gülüyorduk. Ben onun kolunu tutuyordum, düşmemek için. Bir yandan da bacaklarımın üstünde bir kütle hissediyordum, tahminim kuzenimin eli ya da çantasının olması yönündeydi. Bir anda kuzenim kendine yer buldu ve iç kısımlara doğru ilerledi. Ama benim bacaklarımın üzerindeki kütle eksilmedi. Yanımda da sadece bir kişi vardı kütle sahibi olacak. Önce acaba yan kesici mi diye ceplerimin açık olup olmadığını kontrol ettim. Hayır, açık değildi. Derken elimi aşağıya kaydırdığımda yanımdaki adamın elini yakaladım. Resmen elleriyle beni okşuyordu. Bir anda "Ne yapıyorsun sapık herif!" diye bağırıverdim. O kadar sinirlenmiştim ki adamı o anda tokatlama isteği geldi ama malum sıkışıklığımızdan dolayı bir şey yapamadım. Adam da "Aa elim orada mı kalmış"gibi uyuz bir tepki verdi. Ben de "hıı elin orda kalmış şerefsiz" deyip bi anda kendimi şoförün yanındaki boşluğa attım, çantamla her yerimi kapattım.Yanımızda sırtı dönük duran polis hiç oralı olmadı. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz, kimlere emanetiz anlayamıyorum. Polis bugünkü mitingde görevini tamamlamış, taptığı adama olan korumasını yerine getirmiş, belki birkaç kişiyi olay çıkarmasın diye öldüresiye dövmüş evine gidiyor ve metrobüste taciz olmasına karşı gösterecek herhangi bir gücü ya da yetkisi yoktu büyük ihtimalle. İşte böyle bir ülkede yaşıyoruz! Orada bana tecavüz de etse kimsenin umurunda olmayacak diye düşünüyordum ki bir anda bir çığlık duydum. Mitinge gittiğini anlatan kadındı bağıran. Sapık adam bu sefer de ona ellerken kadın kendini tutamamış. "Seni buraya bindiğimden beri takip ediyordum, defol git buradan, şerefsiz! Gördünüz mü yine elliyordu" diyerek adama tekme atmaya başladı. Arkadan yaşlı bir amca "Boşver kızım, büyütme, sessiz olalım" falan gibi birkaç kelime gevelerken kahraman kızımız "Ne sessiz olacağım amca, senin kızına, bacına aynı şeyleri yapsa da susar mısın, hepiniz nasıl erkeklersiniz de böyle şeylere göz yumuyorsunuz?" diyerek cevabı yapıştırdı. Sonra bana döndü, "sen de şahitsin değil mi?" diye sordu. Ben de "Evet, sapık adam az önce bana da elliyordu, üstelik polis bile yanımızdaydı, arkasına dönüp  bile bakmadı" dedim. Metrobüstekiler "Ayıp, yuh" gibi laflarla adamı kınadılar. Sapık adam da en sonunda "İneyim ben" deyip ilk durakta indi. Tabi inerken de bana sürtünerek beni ilginç bir şekilde ittirdi.

Bu olayı sadece benim yaşadığıma inanmıyorum. Her gün belki onlarca kadın bu gibi olaylara maruz kalıyor ve olayı kapatmamızı söyleyen amca gibi ya da dönüp bakmayan polis gibi konuyu kapatıyorlar ve bu gibi sapık adamlar da metrobüslerde nasıl bir cinsel sapkınlıksa yaşayıp evlerine ellerini kollarını sallaya sallaya gidiyorlar. Siz istediğiniz kadar interneti yasaklayın, içki yasağı koyun, kızlı erkekli takılıyorlar diye evleri basın. Ne olacak suçlar azalacak mı? Sadece başörtülü kadınların değil , böyle bastırılmış bir toplumda yaşayan her kadının hayatı tehlikede bunu asla unutmayın!

16 Mart 2014 Pazar

Hey taksi!

Her gün ya da haftada bir mecbur kaldığımız insanlardır taksiciler. Belki bunu bildiklerinden bazen ters davranırlar, istersen bin istersen in gibi umurlarında olmayan tavırlar sergilerler. Bazen de sohbet etmeyi severler, bu sefer senin konuşasın gelmez.

Geçenlerde bir gün İsveçli müşterilerimi otellerinden alıp taksiyle ofise götürüyordum. Taksici amcanın kafasına bazı sorular takıldı, bana da illa sormam için baskı yaptı. Merak ettiği konu da onların Türkiye'yi nasıl gördüğü, gezi olaylarına nasıl bir tepki verdikleri falan filan. Neyse o kadar baskıya dayanamadım sordum ben de. Cevapları olumluydu, Türkiye'yle iyi ilişkileri olduğunu, gezi olaylarına bir yorum yapacak kadar bilgilerinin olmadığıydı. Taksici amca ise tatmin olmadı, nasıl bilmezler diye söylendi. Ben de ne yapayım adamlar müşterimiz yani, onları sıkboğaz edecek halim yok ya. Neyse konuyu değiştirdi taksici amca bu sefer fix sorulan "Nerelisin" muhabbetine geldi konu. Oldum olası anlamamışımdır bu soruyu. İzmir'de yaşarken kimse sormuyordu, İstanbul'da neden bu kadar popüler bir soru olduğuna hala anlam veremesem de adamcağızı cevapladım, yoksa bizim İsveçlileri sıkıştıracaktı.

Bir başka taksicimiz ise kısa mesafe sebebiyle benimle kavga eşiğine gelmeyi başardı. Ben ki sabırlı, ılımlı, uyumlu biri olarak bilirdim kendimi, gel gör ki o tavırlardan sonra dayanamadım. Sabah geç kalkmışım, uyuyakalmışım, işe yetişmeye çalışıyorum. Zaten dolu geçen taksilerden bir tane boş taksi zar zor bulmuşum. Adama gideceğim yeri anlatmaya kalmadan, "orda çok trafik olur", "ters kalır orası" falan gibi isteksiz isteksiz konuşunca tepemin tası attı. Her gün gittiğim yolda hiçbir zaman trafikte kalmamışım, sanki bilmiyormuşum gibi işine gelmeyince gitmiyor abimiz. Neyse orda sabrımı korudum, adamı ikna etmeye başladım çünkü başka bir taksi bulmak zor olurdu. Sonra adam bir de "yürüsen 10 dakika abla" dediğinde işte orada beni kimse tutamadı. "Yürüsem 10 dakika ama ben bayılıyor muyum sana para vermeye de biniyorum taksine be adam, geç kalmasam biner miyim?" deyip kapıyı çarpıp çıktım. İner inmez de başka bir taksi buldum ve yoluma devam ettim. Sabahımı zehir etti bir taksici.

Bu gibi talihsiz olayların dışında bazı taksiciler çok iyiydi. Demet Akalın'ın şarkılarını arabeske çevirerek söyleyen mi diyeyim, yoksa diyet yemek tarifleri veren mi, ya da esprileriyle güldürmeye çalışan mı? Komiklikleriyle neşelenmemi sağlayan taksici amcalar da gördüm.

Gün geçtikçe taksicilere daha çok muhtaç olmaya başladığımızın farkındayım. Kendi arabam olsa, bakımı, benzini, park parası, yol bulması, içkiliyken binememe, park bulması hepsi ayrı dert şu İstanbul'da. Ne yapalım, yağmurdan kaçarken doluya da tutulsak mecburuz taksilere. İstedikleri kadar metro yapsınlar...

9 Mart 2014 Pazar

Olmuyorsa zorlamayacaksın!

Neden başkalarını kısıtlamak, sahiplenmek ya da ruhunu ele geçirmek derdindeyiz ki?
Bırakın nasıl istiyorlarsa öyle davransınlar... Diktatörlük taslamanın ne alemi var yani? Tamam öyle bir hükümetimiz olabilir(!), bizim de öyle olmamız anlamına gelmiyor ki...

Bir kişiyi olduğu gibi kabul edebilmek gerçekten büyük bir işmiş, becerebilene tebrikler! Sizi istemeyen kişilere de saygı göstermek gerekir. Belli bir saatten sonra sorulan hesap, hesap değildir. O baya baya tacizdir.

Herkes kendisi için yaşıyor bu devirde. Evet, güvenecek limanlar da çok uzakta, hatta karanın gölgesi bile görünmüyor. Ne yapalım, hayat devam ediyor sonuçta...

Biraz umutlu olalım. Bir kere giden kaybetmiştir, tamam. Her kaybın sonunda bir kazanç vardır elbet. Neden kendimizi kedere verelim? Her işte bir hayır vardır derler. Niye üzülelim? 

Başkalarını üzmekten hoşlanacak kadar sadist değilimdir, hiçbir zaman da olmadım, olamadım. Hep önce kendimi üzdüm sonra başkalarını... Artık büyüdüm sanırım ki önlemimi alabiliyorum. 17 yaşımı dolduralı çok oldu ve ben yaşımı şu an çok iyi hissediyorum. Büyümek, mantıklı olabilmek ve kendi kararını kendin alabilmekmiş. Bu demek değil ki başkalarını dinlemeyeceksin. Tabi ki dinleyeceksin, dinlemelisin. Fakat hep başkalarını dinlersen kendi sesini unutursun, bunu da öğrendim. O yüzden kulağımda seslerle kendi yolumdan yürüyorum. Ne bir hesabım var verecek, ne de hata mı yaptım acaba diye dönüp arkama bakacak zamanım...

18 Ocak 2014 Cumartesi

Yalnızlık da bir ihtiyaç...

http://www.youtube.com/watch?v=DrL_Gdh5scQ

    Yalnızlık da bir ihtiyaçtır. Bazen mutlu da olsan mutsuz da olsan yalnız kalmak isteyebilirsin. Düşünmek ya da düşünmemek için yalnız kalmak istersin.


     Yakın arkadaşlarınla birlikteysen muhtemelen senin konuşmak istemediğin şeyleri tekrar tekrar soracaklardır. Çok yakından tanımadığın insanlar da seni tanıyabilmek için yine soru soracaklardır. Oysa sen anlatmak istiyor musun diye düşünmezler. Yalnız kaldığında ise kafanı bu konulardan uzaklaştırmak için kitap okuyabilirsin, alışveriş yaparsın, sinemaya gidersin vs.
 

    Geçen gün Pazar sabahı İstiklal'e gidip yalnız başıma kahvaltı yapmak istedim. Kuzenime söylediğimde kuzenim;"Bize mi küstün?", "Neden gidiyorsun?", "Kahvaltı yapalım birlikte..." gibi tepkiler verirken annem; "Neden yalnız gidiyorsun?" ,"Kuzenin de gelseydi...", "Sıkılmaz mısın?" gibi tepkiler verdi. Belki yalnız olmak istiyorum, yalnız olmak için bile onay almam mı gerek?


    Toplumumuzda yalnızlık da hoş karşılanmıyor tabi ki. Örneğin, bara tek başına giden insanlar hakkında direkt olarak "aranıyordur" düşüncesi yaratılmıştır. Belki canını sıkan bir şey oldu ve o da içmek istiyor olamaz mı? Veyahut ailesiyle yaşayan bir genç, başka bir aileye misafirliğe gitmeyip evde yalnız kalmayı tercih etse bu sefer "asosyal" ya da "yabani" olarak adlandırılır. Belki genç evde yalnız kalıp kafa dinlemek istiyordur, olamaz mı? İnsanları yalnız da rahat bırakamayan bir toplumuz. Arkadaşlarıyla olmak istese neler söylenir, o konulara hiç girmeyeyim.


    Gel gelelim yalnızlık seçim meselesi de değildir. Kimse sürekli yalnız olmak istemez tabi... Bazen zorunda bırakılırız, bazen de kötü yaşamaktan daha iyi bir seçenek gibi gözümüze çarpar. Hani "denize düşen yılana sarılır" meselesi gibi. Umudumuz olduktan sonra yalnızlık da geçici olarak hayat kurtarır.


    İnsanın yalnızlığı da yaşaması, tatması gerekir. Sonuçta yalnız ölmeyecek miyiz, tıpkı yalnız doğduğumuz gibi?